Biçimsiz Cennet

Biçimsiz Cennet      29 Kasım-29 Aralık Güçlü Öztekin’in teknik ve malzeme anlamında ayrı ama içiçe geçmiş 3 bölümden oluşan “Biçimsiz Cennet” başlıklı kişisel sergisi Galerist’te görüle

Akbank 4. Kısa Film Festivali

Akbank 4. Kısa Film Festivali      3-13 Aralık Akbank Kısa Film Festivali’nin “Festival Kısaları” bölümünde bu yıl 30 yarışma filmi gösteriliyor. Yarışmada kurmaca ve belgesel kategoriler

2007 Leica Oskar Barnack Ödülü

2007 Leica Oskar Barnack Ödülü      8 Kasım-28 Aralık İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde düzenlenen sergide, 2007 Leica Oskar Barnack Ödülü’nü kazanan Brezilyalı fotoğrafçı Julio Bittencourt i

Mevsim Salatası

Mevsim Salatası      Uluslararası Paganini Keman Yarışması’nda altın madalya kazanan; Philadelphia Orkestrası, Orchestre de Paris ve BBC Senfoni Orkestrası gibi orkestralar eşliğinde kons

Korumada Psikolojik Boyut

Korumada Psikolojik Boyut

Bu makale, toplumsal olduğu kadar psikolojik bir varlık da olan insanı, toplumsalla bireyselin arakesitindeki konumu bağlamında irdelemeyi ve o temel üzerinde yeni bir koruma yaklaşımı geliştirilip geliştirilemeyeceği sorunsalını araştırmayı deniyor.

Emel Kayın

“Psişenin dünyası, tüm insanca farklılıkların ve zaman içerisinde olan her şeyin ötesindedir. İnsan aktivitesinin tüm başlangıçlarını ve sonlarını içerir. Problemleri uzun sürer, daimidir ve her zaman aynı hakikatle yanar. Bu problemlere dalanlar, içlerinde insanoğlu tarafından yapılmış en korkunç işlerin anahtarını bulmakla kalmaz, aynı zamanda insanoğlunun şu ana kadar ürettiği kutsal ve yüksek değerlere sahip her şeyin yaratıcı tohumunu da bulmuş olurlar. Daha iyi bir gelecek için beslediğimiz ve hiçbir zaman kırılamaz olan umut bu tohumun üzerine yerleşmiştir.” (Jacobi, 2002, s. 12-13)

Koruma alanının doğrudan bir yaklaşımla nadiren irdelenmiş konularından birini de psikolojik boyut teşkil etmektedir. Modernite, bireyin önplana alındığı bir dünya görüşünü ortaya koyarken, bu bünyede şekillenen koruma paradigması, bireyin önemini reddetmemekle birlikte, özünde toplumsal boyuta vurgu yapan bir anlayışla kurgulanmış ve birey bu mesele içinde toplumsal yarar tanımı kapsamında davranması gereken bir figür olarak tanımlanmıştır. Bu bakış çerçevesinde birey ve içinde yer aldığı toplumun sosyolojik nitelikleriyle değerlendirilmeleri eğilimi ağır basmış, bireyin ve toplumun aynı zamanda birer psikolojik varlık oldukları gerçeği büyük oranda gözardı edilmiştir. Bireyi, yüksek toplumsal çıkarlar karşısında arzularından vazgeçebilecek bir figür olarak idealize eden, edilginleştiren, onun psikolojik yapısını ya da arayışları, kaygıları, tutkuları vb karakteristiklerini görmezden gelen ve toplumsal çözümlemenin karmaşık bir boyutunu gereğince derinleştirmekten kaçınan bu yaklaşım, modern koruma paradigmasının ortaya çıkışından beri, koruma alanının birey ve toplumla yaşadığı anlaşmazlıkların bir nedenini oluşturmaktadır.

Bu makale, toplumsal olduğu kadar psikolojik bir varlık da olan, içinde yer aldığı toplumla psişenin biçimlenmesi açısından döngüsel bir ilişki yaşayan bireyi, sözünü ettiğimiz konumu üzerinden irdeleyerek, böyle bir temel üzerinde yeni bir koruma yaklaşımı geliştirilip geliştirilemeyeceği üzerine açılımlar yapmayı deneyecektir. Psikoloji gibi karmaşık bir bilim alanındaki çeşitli yaklaşım farklılıklarıyla başa çıkmanın mümkün olamayacağının bilincinde olan makale, sözü edilen alandan, özellikle Jung psikolojisine odaklanan kavranabilir bir bilgiyi süzmeye çalışarak, koruma disiplininin tartışma zeminini genişletmeye çalışmaya yönlenmektedir. İnsanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönünü çocukluğa odaklayan Freud’dan farklı olarak, insanın, geçmişi kadar geleceğe yönelik hedefleri, ümitleri, tutkuları tarafından şekillendirildiğine inanan Jung, bilinçdışı ya da bilinçaltına daha fazla vurgu yaparak, insanların ve onların hayvan atalarının kalıtsal deneyimlerini içeren kolektif bilinçdışı-bilinçaltı boyutunu gündeme getirmiştir (Schultz, Schultz, 2002, s. 562). Koruma paradigmasının geleceğe yönelik bir hedef, bir ideal, bir ümit sunduğu ve insanlığın tüm zamanları ile tüm birikimlerini içeren kolektif miras kavramında temellendiği düşünüldüğünde, korumada psikolojik boyutu ele almayı deneyen bu irdelemenin Jung psikolojisine yakınlık duyması da anlaşılabilir görünmektedir. Jung psikolojisini çalışan Jacobi, varoluşun araştırılmasında teoloji, psikoloji, tarih, fizik, biyoloji vb birçok disiplinin, başlangıç noktasında eşit konumlandığına ve birbirlerinin yerini alabileceklerine işaret ederek, Jung’un varoluşun ve gerçekliğin psişenin doğasından ibaret olduğunu düşünmediğini, bilgiye giden diğer yolları da önemsediğini ifade eder. Doğal insan kadar kültürel insanı da ele alan, ruhsal ve biyolojik verileri eşzamanlı olarak gözönünde tutan Jung psikolojisi, psişik bütünlük ve psişik enerji prensipleri ile hareket etmektedir (Jacobi, 2002, s. 16-17). Böyle bir yaklaşım, mekanı anlayabilmek ve anlamlandırabilmek için varoluşu inceleyen diğer alanlarla da ilişki kuran koruma disiplini açısından ilginç olup, bu çalışmada psişeyi anlamak için kültürel gerçekliğe başvuran Jung’un tersine, psişe yardımıyla kültürel gerçekliğin çarpıcı bir yansımasını teşkil eden koruma alanında olagelenlerin deşifre edilmeye uğraşılması sözkonusudur.

Yukarıda çerçevesi açıklanan irdelemelere girişmeden önce, psikoloji alanının, diğer alanlar tarafından anlaşılması zor olan psişe, bilinç, bilinçdışı-bilinçaltı, ego, ruh, entelekt, tin, arketip gibi bazı kavramları üzerinde durmak doğru olacaktır. Jung psikolojisinde psişe kavramı, sadece ruh kelimesinin karşılığı olarak değil, bilinçli ve bilinçsiz, ruhtan daha geniş ve kapsamlı olan psişik süreçlerin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla, psişe birbirine karşıt, aynı zamanda birbirini tamamlayan ve dengeleyen bilinç ve bilinçdışı-bilinçaltı gibi iki alana sahiptir (Jacobi, 2002, s. 19-20). Bu kapsamdaki üç seviye; bilinç, kişisel bilinçdışı-bilinçaltı, kolektif bilinçdışı-bilinçaltı olarak açıklanmaktadır (Schultz, Schultz, s. 2002, s. 562).

Jung’un bilincin öznesi olarak nitelendirdiği ego, bilinç alanının merkezini oluşturan, yüksek derecede bir süreklilik ve kimliğe sahip gibi görünen anlatımlar/fikirler kompleksi olarak tanımlanmaktadır. Ego, bilinç ile bilinçdışı alanlarının arasında yer almaktadır; içsel ve dışsal dünyayla ilgili her türlü deneyimler, algılanabilmek için egonun süzgecinden geçmek zorundadır. Egoyla olan ilişkiler, ego tarafından duyumsanmadıklarında bilinçdışında kalırlar. Jung psikolojisinde ruh kavramı, içsel kişilik ya da kesin-çerçevelenmiş bir işlevsel kompleks anlamında kullanılır. İçsel tavır, bilinçli tavırda bulunmayan bütün genel insani nitelikleri içerir. Entelekt kavramı, bilinçli düşünce ve anlayışı, bireyin rasyonel yönünün gücünü ifade eder. Bilinç alanına ait olan, ancak bilinçdışıyla da doğal bir bağı bulunan tin kavramı, entelekt ve ruh arasında bağ kurucudur. Arketip kavramı ise imgelere dönüşen ruhsal süreçler, insan davranışlarının en eski modelleri ya da içgüdülerin kendi portreleri olarak açıklanmaktadır (Jacobi, 2002, s. 20-22, 68). Jung, tanımladığı pek çok arketip içerisinde sadece ben, anima-animus, persona, gölge olarak adlandırdığı dördünü ayrı bir kişilik sistemi olarak görmüş ve temel arketipler olarak belirlemiştir. Bilinçaltının tüm yönlerini belirleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Anima erkeklerdeki dişilik özellikleri, animus ise kadınlardaki erkeklik özellikleridir (Schultz, Schultz, 2002, s. 564). Bireyin dış dünyaya karşı takındığı genel psişik tavır persona kavramıyla ifade edilir (Jacobi, 2002, s. 45). Olgunlaşan kişiliğin toplumsal olarak istenmeyen yönlerinin kişisel bilinçdışına itilmesiyle oluşan kısmi kişilik ise gölge kavramına karşılık gelir. Bu konudaki eğilim, toplum tarafından kabul edilebilir özelliklerin personada yer bulması, diğerlerinin ise gizlenmesi ya da bastırılmasıdır (Stevens, 1999, s. 65). Gölge tüm ahlaksızlıkları, ihtirasları, nahoş arzu ve faaliyetleri içerirken, yaratıcılığa, içgörüye ve yoğun coşkulara da kaynak teşkil eder (Schultz, Schultz, 2002, s. 564).

Koruma, başlangıçta içgüdüsel ve bireysel bir davranış olarak gelişmekle birlikte, varlığını bir disiplin olarak çerçevelendirdiği Modernite sürecinde odağını topluma yöneltmiştir. Korunan nesnenin bireye değil topluma ait olduğu düşüncesi, nesnenin, içinde yer aldığı coğrafyanın ötesinde, tüm dünya toplumlarına ait olduğu yaklaşımına doğru evrilirken; bu kapsamdaki misyon ise kültürel üretimi korumak ve gelecek nesiller için yaşatmak olarak idealize edilmiştir. Koruma paradigmasının günümüze kadar süregelen ideali bu şekilde açıklandığında karşımıza bir dizi soru çıkmaktadır. Koruma eylemini gerçekleştirecek birey, yukarıda açıklanan idealin gerçekte neresindedir? Modern birey, yüzlerini asla göremeyeceğini bildiği gelecek zaman insanları için öngörülen bir idealin peşinden giderek hayatına birtakım sınırlamalar getirebilecek biri midir? Yoksa o sadece yaşadığı zamanı düşünen ya da günü kurtarmaya çalışan bencil biri midir? Belki bunların tümü de doğrudur. Bir başka anlatımla, koruma ideali, bireyin kendisini içinde konumlandırabileceği, sahiplenebileceği bir yaklaşımla kurgulanmış mıdır? O gün için kurgulanabilmişse bile, bu kurgu günümüzün koşulları için de geçerli midir?

Toplum tarafından üretilmiş bütün yüce idealler, bireyin mükemmel olmayan, ancak uygarlığın mükemmelleştirilmesini dikte ettiği psikolojik varlığının direnciyle karşılaşmıştır. Psişenin, toplum tarafından iyi olarak nitelendirilen yapıcı yönleri gibi, kötü olarak nitelendirilen yıkıcı yönleri de vardır. Bu nedenle dünyada barış, özgürlük, adalet vb durumların ideal olarak tesis edilebilmesi aslında mümkün değildir. Koruma paradigması da bazı açılardan bireyin psikolojik ihtiyaçlarını karşılarken, kimi noktalarda onu zorlamaktadır. İnsanın psikolojik yapısı içerisinde, koruma alanına yönelik çıkarımlar yapılabilecek iki eksen gözlenmektedir: Bunlardan birincisi, korumayı dikte eden olgular, diğeri ise korumamayı, hatta yıkmayı dikte eden olgulardır. Sözkonusu olguların deşifre edilmesi, koruma alanında yaygın biçimde kullanılan bazı argümanların altındaki kaygan zemini de ortaya çıkaracaktır.

Yukarıdaki çerçeve içerisinde korumayı, toplum ya da çevre ile birey arasındaki bir uzlaşma-çatışma sorunu olarak tanımlayabilmek mümkündür. Psikoloji alanında, çevrenin talepleri ile bireyin iç yapısının ihtiyaçları arasındaki uzlaşı, egonun dış dünyaya yöneltilmiş bölümü olan persona kapsamında açıklanmaktadır. Doğru işlev gören bir personanın, üç unsur paralelinde hareket ettiği varsayılmaktadır:

1. Her insanın içinde taşıdığı, doğası ve davranışlarını ona göre modellemek isteyeceği ego-ideali veya arzu imgesi;

2. İçinde bulunduğu çevrenin görüşü;

3. İdeallerin gerçekleşmesini sınırlayan fiziksel ve psişik olumsallıklar. Birey, bu üç unsur arasında denge oluşturabildiği bir yaşam çevresi içinde sağlıklı gelişimini ve ilişkilerini sürdürebilecektir. Çevrenin, doğal psişik yapıyı görmezden gelerek, baskıyla kabul ettirdiği durumlar ise psişe tarafından bir şiddet olarak algılanır (Jacobi, 2002, s. 46-50). Persona, gerçek kişiliğe karşılık gelmediğinde, sosyolojik anlamda insanın başkalarının beklentilerine uygun davranması demek olan rol oynamaya benzer şekilde ortaya çıkar (Schultz, Schultz, 2002, s. 564). Koruma alanının, bireyin ego-idealini kapsayan birinci unsuru yok saymaya eğilimli olması ve yüzlere takılan maskeleri görmezden gelmesi, derinlerde saklanan bir sorun odağına işaret etmektedir. Toplumda korumanın artan popülerliğine bağlı olarak, koruma yanlısı maskeyi takanların çoğalmasının, uzun vadede bu eylem alanına ve topluma yarar getirmeyeceği ortadadır.

Yaygın bakış açısı içerisinde koruma kültürel bir mesele olarak ortaya konulurken, kültür de indirgeyici bir anlayışla ele alınmaktadır. Oysa, kültür talebinin psikolojik boyutları anlaşılmadan, herhangi bir koruma sorununun gerçek anlamda çözümlenebilmesi mümkün değildir. Jung, ruhsal programın farklı evrelerle biçimlendiğini, ilk evrenin asıl amacının biyolojik ve toplumsal, ikinci evreninkinin ise kültürel ve ruhsal olduğunu öne sürer. Birinci evrede, çocuk doğurma ve para-mevki elde etmeyi kapsayan bir kurgu içerisinde onları korumak amaçlanmakta, ancak bu altyapı sağlandıktan sonra kültürel amaçların peşinden koşulması sözkonusudur (Stevens, 1999, s. 74). Psişenin gerçekliği bu olsa da, koruma eylemi büyük oranda elitist bir tavırla şekillenmekte ve uygulamalar çoğunlukla kısa vadeli (biçimsel) içeriklerle yönlendirilerek, mekanlarda yaşayanların psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçları görmezden gelinmektedir. Ruhsal programın birinci evresini yok sayarak, doğrudan ikincisinin gerçekleşmesini beklemek, tüm alanlar gibi koruma alanına da çözümsüzlükten ve hayalkırıklığından başka bir şey getirmeyecektir.

Koruma bilinci kavramı, koruma paradigmasının en yaygın ve gözde argümanını oluştururken, böyle bir bilinçlilik durumunun tam olarak neye karşılık geldiği ya da bu bilincin gerçekten tesis edilip edilemeyeceği konusu muğlaktır. Bilinçlilik kavramının düşünmek kavramıyla karıştırılması, psikoloji alanında kabul edilemez olarak nitelenmekte; hissetmenin, niyetin, korkunun ve yaşamın diğer ifade biçimlerinin bilinçlilikleri olduğuna işaret edilmektedir. Bilinçli düşünce ve anlayışı temsil eden entelekt de zaten ebedi olarak huzursuzdur. Jung psikolojisi, insanoğlunun esas tavrının bilinçli olduğu inancının bir yanılgıyı teşkil ettiğine değinerek, yaşamdaki her önemli durumda bilincin bilinçdışına bağımlı olduğuna vurgu yapar. Tüm psişenin küçük bir alanına sahip olan bilinç, bütün dünyayı kucaklayan sonsuz bilinçdışı okyanusunda yüzmekte olan küçük bir adaya benzetilmektedir (Jacobi, 2002, s. 21-25, 71). Koruma eyleminin bir bilinç meselesi olduğuna inanan koruma alanı, bilincin bilinçdışı ile bütünlüğü ve ilişkileri konusunu sorgulamayı ihmal etmiştir. Koruma paradigması içerisinde bilinç, düşünmek ediminin kapsamı içerisinde ele alınmakta ve bilinçdışı neredeyse yok sayılmaktadır. Oysa bilinçli akıl, egonun çevreyle olan uyumuna yönlenirken, doğanın kişisel olmayan objektif niteliğine sahip olan bilinçdışı, ben-merkezli niyetlere duyarsız, yalıtıma, yasaklamalara ya da tüm tektaraflılığa karşıdır. Bilinçdışı bir bakıma zamanın ve mekanın dışında hareket ettiğinden, psişenin zaman ve mekan tarafından kısıtlanması pek olası değildir (Jacobi, 2002, s. 24, 56). Öyleyse koruma paradigması daha başlangıcından itibaren tepki görmeye mahkumdur. Yasak koyucu ve zaman-mekan parametrelerinin sınırlamaları üzerinde hareket eden koruma paradigmasının, bilinçdışıyla, dolayısıyla psişeyle çatışması kaçınılmaz görünmektedir.

Kişisel bilinçdışı-bilinçaltı, kişinin yaşantısındaki unutulmuş, bastırılmış, zaptedilmiş ve bilinçdışı algılanmış içeriği ihtiva eder (Jacobi, 2002, s. 25). Anılar, dürtüler, arzular, silik algılar ve bireyin hayatındaki bastırılmış-unutulmuş deneyimler kişisel bilinçaltının kapsamında olup, bunlar bilince daha kolay geri getirilebilir. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler gruplaşarak güç, aşağılık hissi gibi düşünce konularının yanısıra, duygu, anı ve isteklerin kalıpları olan kompleksleri oluşturur (Schultz, Schultz, 2002, s. 562-563). Tarihsel çağlardan ya da sosyal-etnik gruplardan bağımsız oluşan kolektif bilinçdışı-bilinçaltı ise, ilk çağlardan evrensel insan durumuna gelene değin insanoğlunun tipik reaksiyonlarını; korku, tehlike, üstün güce karşı verilen mücadele, cinsler arası ilişkiler, nefret-sevgi, doğum-ölüm, aydınlık-karanlık prensiplerinin gücü vb olguları içerir. Bilinçliliğin emrivaki aktivitelerine karşı umursamaz olan ve ilkel doğanın sesini temsil eden kolektif bilinçdışı, insanoğlunun evrim sürecinde elde ettiği ve her bireyin yapısında yeniden doğan spiritüel mirası içerir (Jacobi, 2002, s. 25, 56). Koruma paradigmasının insanın değişme ve çağına göre inşa etme arzusu karşısında yasaklar getirdiği düşünüldüğünde, kolektif bilinçdışı doğal olarak üstün güce ya da yasaklara karşı olacak; kişisel bilinçdışı, öznel hayat deneyiminin belirlediği anılar, arzular vb olgular paralelinde hareket edecek; bilinç ise insanın öznel hayat deneyimi ile uygarlığın gelişme yönü arasında kurgulayacağı sorgulama çerçevesinde bir denge oluşturmaya çalışacaktır. Koruma paradigması, bu gerilimli zemini yok saymak ya da yargılamak yerine, karşı koyuşun doğasını kabullenmeli ve meşruiyetini uzlaşma kurucu eylemler çerçevesinde kurgulamaya çalışmalıdır.

Bireyin ve toplumun psikolojik varlığındaki yıkıcı davranışları tetikleyen içeriklerin, insan yaşamına zarar vermeye yönlenebileceği gibi, onun tarafından üretilmiş kültürü de hedef alabileceği, bireysel ya da kolektif yoketme eylemlerini tetikleyebileceği bilinmektedir. Güç kazanma arzusu ya da aşağılık duygusu büyük yıkımların nedenlerini oluşturabilir. Koruma alanında vandalizm kavramıyla nitelenen çeşitli tahribat girişimlerinden, soğuk-sıcak savaş ortamlarında ötekilerin kültürünü silme eylemlerinin sarsıcı bir ivme kazanmasına kadar uzanan çeşitli yoketme durumları, psişenin yıkıcı içeriğinin, öznel ya da toplumsal dinamiklerle ateşlenmesine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Jacobi, Jung psikolojisinin tartışmaları paralelinde, insanın psişesinde yatan karanlık güçler için bir farkındalık geliştirebilmesi durumunda, bu güçleri terbiye ederek psişik bünyesinin organik bir parçası haline getirebileceğine ve böyle bir durumun gerçek-sonsuz bir kültürün yaratılmasına giden yolu açabileceğine işaret etmektedir (Jacobi, 2002, s. 13). Bu saptamaya paralel olarak, korumanın gerekliliğini önerirken, koruma ya da korumama arzusunun psişik yapıdaki kökenlerine ilişkin bir farkındalık geliştirmek de ivedi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

Koruma paradigması çeşitli değerler-yargılar üzerinden biçimlenirken, koruma ideali de insanlık için evrensel bir doğru olarak sunulmakta; korunan mekanın hangi değeri taşıdığı kullanıcılara, kesinlik içeren ve yukarıdan aşağıya yönlenen bir tavır içerisinde bildirilmektedir. Oysa insan, öznel değerlendirmesinin içine katacağı tarihsel olayları ve mekanı, sadece kendisine dikte edilenler aracılığıyla değil, psişik bütünlüğü içerisindeki ana fonksiyonlar olan düşünme, hissetme, duyumsama, sezme fonksiyonları ile kavramaktadır. Düşünme ve hissetme rasyonel fonksiyonlar olup, değerler ve yargılarla çalışır. Düşünme doğruyu ve yanlışı esas olarak bilme yoluyla, hissetme ise hoş veya hoş olmayan noktasından yola çıkarak duygular aracılığıyla değerlendirir. Sezme ve duyumsama ise irrasyonel fonksiyonlar olup, bu fonksiyonlar yargılardan ziyade, yorumlanmamış veya değerlendirilmemiş algılarla çalışır. Duyumsama, olayları değişik açılarla değil olduğu gibi, sezme ise bilinçsiz içsel algı kapasitesini daha yoğun kullanarak kavrar. Örneğin, duyumsayan insan, tarihsel bir olayın ayrıntılarını dikkate aldığı halde, altyapısını oluşturan genel içeriği görmezden gelirken; sezen insan, detaylara az ilgi göstermesine karşın, olayın içsel anlamı ve etkilerine yoğunlaşır (Jacobi, 2002, s. 27-28). Koruma eylemleri, genelde bu dört ana fonksiyondan birincisi olan düşünme üzerine odaklanmıştır; tarih ya da tarihin var ettiği mekan iyi bilindiğinde koruma idealinin de gerçekleşeceği varsayımı ise ortamda egemendir. Oysa koruma idealinin, varolma nedeni kadar anlaşılması ve kabullenilmesi de rasyonel ve irrasyonel boyutlar içermektedir; koruma alanında derinlikli bir başarı elde edilmesi, psişe içindeki dört fonksiyonun bütünlüklü çalışma sistematiğini gözeten bir yaklaşım kurulmasını gerektirmektedir.

Koruma düşüncesinin somutlanamayan boyutlarına girildiğinde arketiplerden söz etmek kaçınılmaz görünmektedir. Jung’a göre başlangıçtan beri varolan arketipler, kolektif bilinçdışının asıl içeriğini oluştururlar (Jacobi, 2002, s. 68-71). Arketipler, kişiyi benzer durumlarla karşılaşan atalarıyla benzer şekilde davranmaya iten zihinsel deneyimlerin önceden varolan belirleyicileridir (Schultz, Schultz, 2002, s. 563). Arketiplerin olumlu, yararlı, aydınlık, yukarıya işaret eden yanları olduğu gibi, aşağıya işaret eden, olumsuz, düşmanca, yeraltına özgü, genellikle de nötr bir yanları vardır (Jung, 2005, s. 95). Arketipik program ebeveyn olmak, çevreyi araştırmak, tanıdık çehreleri yabancılardan ayırdetmek, toplumsal değerler, kurallar ve inanışlar hakkında bilgilenmek, akran grubuna dahil olmak, buluğ ve gençlik çağının zorluklarına göğüs germek, belli bir yetişkin grubuna mensup olmak, kur yapmak, evlilik gerçekleştirmek, çocuk büyütmek, avcılık ve toplayıcılık aracılığıyla ekonomiye katkı sağlamak, dini törenlere katılmak, ortayaş ve yaşlılık dönemlerine ait sorumlulukları üstlenmek ve ölüme hazırlanmak gibi konularda belirleyici olup; bu donanım her zaman çağdaş kent yaşamıyla uyumlu bir kurguya sahip olmayabilir (Stevens, 1999, s. 61). Bu çerçeveden koruma ya da korumama arzusunun arketipik programla ilişkisini çıkarsayabilmek mümkündür. Arketipsel görüntülerin motifleri, insan doğasının kendi türünün evrimsel gelişimiyle koşullanan bölümüne denk ve tüm kültürlerde aynı olup; bu motifler mitolojilerde, masallarda, dini geleneklerde ve gizemlerde tekrarlanır. Mitolojik temalar, insanoğlunun evrensel tarihine kök salmış semboller ya da aşırı yoğun tepkiler, en derindeki katmanın varlığını açığa çıkarırken, kolektif bilinçdışı alanının genişliğini de ortaya koyar. Kolektif bilinçdışının içeriği ve belirgin motifleri her bireysel psişede yeni bir hayat bulur (Jacobi, 2002, s. 62, 71-73). O halde günümüzün dünyası için öngörülenlerin, bu derin katmanla ne denli ilişkilendirilirse o kadar başarılı olması beklenecektir. Bu saptama koruma alanı için de geçerlidir.

Kimlik, koruma paradigmasının meşruiyetini açıklamak için başvurduğu ve genelde yüzeyselleştirilerek kullanılan olguların başında gelmektedir. Bireyin korunan nesneyle kimliğine yönelik bir ilişki kurduğu durumlarda, korumanın daha başarılı olduğu açıktır. Kimliğin psişedeki karşılığına bakıldığında arketip olgusuyla karşılaşılmaktadır. Benlik arketipi, süreklilik arzeden kimlik bilincinin sorumlusudur (Stevens, 1999, s. 63). Jung, benliğin tam bir birlik ve bütünleşme çabasında olduğunu, bu durumun tüm kültürlerde defalarca rastlanılan bir sembol olan bütünleşme çemberi ya da mandala ile temsil edilebileceğini öne sürmektedir (Schultz, Schultz, 2002, s. 564-565). Kültürel mirasın tüm dünya toplumlarına ait olduğunu savunurken, çeşitlilik kavramını ve evrensel barışı vurgulayan koruma alanının, bilinçdışıyla ilişki kurmasını sağlayacak ve insanlık için sahiplenmeyi kolaylaştıracak bütünleştirici bir bağlaç olan arketip olgusundan da yararlanması sözkonusu olabilir.

Koruma paradigmasının yaslandığı önemli olgulardan biri de anlamdır. Korunan nesne, bireyin ya da toplumun ona yüklediği anlam üzerinden değer kazanmakta ve sadece fiziksel değil, imgesel bir gerçekliğe de sahip olmaktadır. Jung, yaşamın daha derin bir anlamı olduğu duygusunun, insanı dünyada almak-vermek ile sınırlı bir zeminin üstüne yükselteceğini ve bu duygu yoksa bireyin kendisini zavallı ya da yitik hissedeceğini öne sürer (Jung, 2007, s. 89). Koruma eylemi, zamanın ve kültürlerin kodlarını taşıyan unsurları muhafaza etmeye çalışırken, bireyin kendisini mekanda yitik hissetmemesini de sağlamaya çabalamaktadır. Anlamın sonradan yaratılması da sözkonusu olmakla birlikte, psişede derin temelleri olan anlamların yansıdığı nesnelerin korunma olasılığı daha güçlüdür. Jung’a göre arketip değişmez bir anlam çekirdeğine sahiptir; anlam ise nihai nüvesinin etrafı çizilebilen, ancak tanımlanamayan bir olgudur. Arketip, psişede önceden beri varlığını ve özünü sürdürdüğünden, imge de ortaya çıktığı anda yaratılmış olmayıp, aslında yansıttığı tipik-temel deneyim, insanoğlunun psişesine eklendiğinden beri vardır. Psişenin yaratıcı aktivitesi, bilinçdışı içeriklerin kaosunu, rüyalarda, fantezilerde, vizyonlarda ve yaratıcı sanatta ortaya çıkan imgelere dönüştürerek, onların anlam yükünü ve değer yoğunluğunu belirler (Jacobi, 2002, s. 67, 85). Heterojen faktörleri tek bir imgede toplayan unsurlar ise simgeleşme potansiyeline sahip olup, Jung’un bakış açısından kendi varoluşunu boşu boşuna arayan ve bundan bir felsefe çıkaran insan, artık bir yabancı olmayacağı dünyaya giden yolu, ancak simgesel gerçekliği yaşayarak yeniden bulabilecektir (Jung, 2005, s. 45). Ona göre insanoğlu yeryüzündeki seçkin konumunu simge üretebilme yetisine borçludur (Stevens, 1999, s. 109). Bireyin nesneyi koruma arzusu duymasının altında yatan olgulardan birini açıklayabilecek olan bu önerme, simgeleri önplanda değerlendiren koruma alanının birey ve toplumla ilişkilenme arayışına zemin teşkil edebilme potansiyeli taşımaktadır.

Koruduğu nesneyi, ona yüklediği anlam dahilinde yaşatmak isteyen koruma alanının bilinçdışından yararlanabileceği bir konu da unutma mekanizmasıyla ilgilidir. Koruma alanı anıları, olayları, olguları, bilinçli şekilde unutturmak istemez. Oysa unutmanın bilinçdışıyla ilgili bir boyutu vardır. Bilinç içinde yer bulamayan unsurlar; dürtüler, algılar, maksatlar, rasyonel ve irrasyonel düşünceler, etkiler, koşullar, mantıklı sonuçlar, duygular vb olguları barındıran bilinçdışına atılır. Unutma, karanlık olayları öteleyen bir mekanizma olduğu gibi, zihnin olağanüstü yüklenmesinin önüne de geçen bir süreçtir. Ancak, saklı anılar, uzun zaman sonra bile beklenmedik biçimde bilincin odak noktasına çıkabilir (Jung, 2007, s. 37). Özellikle toplumsal boyut sözkonusu olduğunda, geriye atılanların hatırlatılması, koruduğu nesnenin içerdiği gerçeklikle birlikte sahiplenilmesini isteyen koruma alanı için önemli bir konuyu teşkil etmektedir. Psişenin geçmiş zaman ve unutma-unutmama gerilimi karşısındaki davranışının, korumayı kolaylaştırma ya da güçleştirme olasılığı bulunmaktadır.

Bilinçdışı, insanoğlunun deneyimlerinden doğan ve insanın içsel yaşamının kuralları-ihtiyaçlarıyla uyumlu tipik reaksiyonlar sunarak, kişinin psişenin bütünlüğüne uygun davranmasını sağlarken; hayal ve rüya, bilinçdışının önemli bir eylemi olarak ortaya çıkmaktadır. Hayal ve rüya, bugüne ve geleceğe uyumlanmamız kadar geçmişle ilişkilenmemizi de sağlar. Nietzsche’nin “Uyurken ve rüya görürken bizden önceki insanlığın tüm düşüncelerinin içinden geçeriz” biçimindeki saptaması bu bağlamda ilginçtir (Jacobi, s. 25, 67). Jung da, üst katı 18. yüzyıla, bodrum katı Roma dönemine, sonraki katı da tarih öncesi dönemlere ait bir evde dolaştığına yönelik rüyasını, kendi yaşamı ve sahip olduğu tarihsel bilgiler-ilgi alanları ile ilişkilendirmektedir (Jung, 2007, s. 57). Koruma alanının da aslında yapmaya çalıştığı, insanın mekansal bir katmanlanma içinde dolaşabilmesini sağlayarak, zaman boyutunda sonradan gelenleri, öncekilerin düşüncelerinin içinden geçirmektir. Oysa korumaya karşı çıkanların çoğu, onlara böyle bir ortaklığın sunulduğunun farkında değillerdir. Çünkü koruma paradigması, varlığını rasyonel, kural koyucu, yasaklayıcı, teknik argümanlarla donanmış kesin bir gerçeklik olarak ortaya koyarak bilinçdışıyla çatışırken, hayal ve rüya olgularının sunduğu olanakları kapsamayı düşünmemiştir. Koruma eylemi, ortadan kalkmış zamanları-mekanları-yaşamları, farklı ve daima bir boyutu kesinlikle eksik olan sunumlarla kişinin hayal dünyasına kattığı ve izleyenin bilgi-birikim-iç dünyasıyla birlikte onun algısına sunduğu; yani gerek tasarım gerekse kullanma süreci hayal olgusunu kapsadığı halde, paradigmanın kuruluşunda hayal, gerçeklikten ayrılmış ya da ötelenmiş görünmektedir. Bu durum, koruma alanının birey ve toplumla kurmaya çalıştığı iletişimsel örüntüde bir boşluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Arketipler, hayaller, uzak çocukluk düşleriyle ilişkilendirilebilen varlıkların herkes tarafından ortak bir kabulle benimsenerek daha kolay korunabildiklerinin çok sayıda örneğini bulabilmek mümkündür. Soyut ve somut içerikleriyle dinsel varlıklar bu konuda en bilinen örnekleri oluşturmaktadır. Jung psikolojisinde, arketipsel imgeler ve deneyimlerin tüm dinlerin merkezini oluşturduğu ve bunların psişede halen aktif oldukları öne sürülmekte, dinsel imgeler kolektif tasarımlar olarak anılmaktadır (Jacobi, 2002, s. 75; Jung, 2007, s. 55). Şaşırtıcı biçimde, her yerde ve tüm zamanlarda, en iyi korunmuş soyut-somut varlıklar dinlere aittir. İçerdikleri güçlü anlam nedeniyle, öteki dinsel odakların en güçlü yıkma arzusunun hedefi de yine onlardır. Bir dini unsur tahrip edildiğinde, saldırı sadece nesneye değil, kolektif psişenin kendisine de yapılmış olmaktadır. Kaleler, şatolar, kuleler, köprüler de, korunması konusunda zihinlerde hemen hemen hiçbir soru işareti bırakmayan nesnelerdir. Ortak çocukluk düşlerine karşılık gelen bu nesneler, Jung’un da çocukluğa özgü törensel dünyasının bir parçasını teşkil etmiştir (Stevens, 1999, s. 13-15). Bir diğer örnek de, en önemli arketiplerden biri olan anne arketipi konusundadır. Tanrıça, kent, ülke, kilise, toprak, mağara, orman, gök, deniz, vatfiz kabı vb olgular, anne arketipinin çok sayıdaki yansıması arasında sayılmaktadır (Jung, 2005, s. 21-22). Bu sayılanlara ilişkin bireysel ya da toplumsal benimseme ve sahiplenme duygusu da yüksektir. Anne arketipinin, insan ruhunda yaşamayı sürdürdüğü ve egonun anneden ayrıştırılmasının, bir şeyin bilincine varma durumunun başlangıcı olduğu ifade edilmektedir (Jacobi, 2002, s. 70). Bireyin en eski konusunda bitmeyen arayışının gerisinde, belki de bu başlangıcı keşfetme arzusu vardır. Kişisel bilinçdışındaki olumsuz yönleri kapsayan gölge alanından yansıyan düşman arketipi ise kültürel düzlemdeki varlığını millet, ırk, kabile vb öteki gruplara düşmanlık biçiminde ortaya koyar (Stevens, 1999, s. 66). Ötekilerin varlığı kültürel nesnelerde somutlandığından, psişenin bu bölümü, diğer alanlar gibi koruma alanı için de tehditler içermektedir.

Davranışlarını ya da eylemlerini, psişesinin dikte ettikleriyle toplumun ve uygarlığın dikte ettiklerinin arasındaki sarsıntılı bir dizgede oluşturan insanın, koruma paradigması karşısındaki tavrı da stabilite içermemektedir. Modern koruma paradigması, korumayı bir kolektif-evrensel ideal, bir yüce ülkü, bir uygarlık formu olarak sunsa da, savaşlar, adaletsizlikler, açlık gibi insanın ilkel doğasından kaynaklanan içerikleri harekete geçiren durumlar ya da gölgelerin içinde yaşayan ihtiraslar, bu ideali kısa sürede yerle bir etme potansiyeline sahiptir. Sorun, yüce koruma idealinin içerisinde insanın arzularıyla, bencillikleriyle, hırslarıyla, çatışmalarıyla, ihtiyaçlarıyla, kendi sıradan ya da gündelik hayatıyla yer bulup bulamayacağı noktasında düğümlenmektedir. Eğer insan içsel ve dışsal dünyanın sunduklarını süzgecinden geçiren bir egoya sahipse, koruma paradigması onun ulaşamayacağı yüksek idealler yerine, bu eylemin onun öznel hayatına katacağı değerler üzerinde durmalıdır. Üstelik yüzleşmek herkes için zor olsa da, ego-idealini veya arzu imgesini her şeyden yukarıda tutan bu çağın bireyinin psikolojik yapısı içerisinde, kültürel mirasın iletileceği gelecek nesiller kavramı, uzak, ilişkilenemeyecek ve kısmen değersiz bir temsile karşılık gelirken; öznel gündelik hayat ise yakın, ilişkili, belki de olması gerekenden bile daha değerli bir içerik taşımaktadır. Öyleyse koruma paradigmasının, odağın gelecek nesillerden ziyade, öznel gündelik hayatlara yönlendirildiği bir yapıya doğru evrilmesi konusunda tartışmaya başlamak, günümüzün dünyasında acaba halen imkansız mıdır?

Sonuç olarak koruma veya korumama düşüncesinin özü de, yaşamdaki her şey gibi psikolojik boyutla ilişkilenmektedir. Bilinç, kişisel bilinçdışı-bilinçaltı ve kolektif bilinçdışı-bilinçaltı dahilinde gelişen davranış formları, diğer alanlar gibi bu alanı da biçimlendirir. Çağa uygun bir koruma paradigması oluşturmak, ilkel dünyadan günümüze dönüşerek ya da dönüşmeden taşınan kodları gözardı etmemeyi, bireyin ve toplumun iç dünyasını anlamaya çalışmayı, psişenin gerçekliği içerisinde yer bulabilecek önermeleri geliştirmeyi gerektirmektedir.

Yeni çağın koruma paradigması kurgulanırken, birey ve toplumun psikolojik yapısı eskisinden daha dikkatli ve ağırlıklı biçimde gözönünde tutulmak zorundadır. Aksi takdirde modern birey, korunan nesneleri tüketmeyi bitirdiği ya da koruma düşüncesinin kendisine dayatıldığını hissettiği, belki de sadece toplumsal yaşamın her alanına yayılan erkler tarafından manipüle edildiği için, içindeki yıkıcı dürtüyü harekete geçirmekte duraksamayacak, çağın iletişim olanaklarıyla böyle bir tavrı toplumsal bir harekete dönüştürmek hiç de zor olmayacaktır. Psikoloji disiplini kendi alanında çok yol almış olmakla birlikte, Jung’un 1943’te Basel’de düzenlenen bir psikoloji konferansında söylediği, yıkıcı bir psişik durumun toplumsal alanda yaratabileceği tahribatı dile getiren sözler, bugün de bir biçimde geçerliliğini korumakta ve çeşitli disiplinlerle birlikte koruma disiplinine de ışık tutmaktadır:

“Psikoloji bilimlerin en genç olanıdır ve henüz gelişiminin başındadır. Buna rağmen, en çok ihtiyaç duyulan bilimdir. Şu çok açıktır ki, ne kıtlık, ne depremler, ne mikroplar, ne de kanser, insanoğluna kendinden büyük düşman olamazlar, çünkü basitçe ortaya koymak gerekirse, doğal afetlerin en korkuncundan bile daha yıkıcı olan psişik salgınlara karşı yeterli bir korunma söz konusu değildir. Bu yüzden psikolojinin ortaya koyduğu bilginin en geniş şekilde yayılması gerekmektedir, böylece insanoğlu varlığını tehdit eden en büyük tehlikeyi anlayabilecektir.” (Jacobi, 2002, s. 13) n Yrd.Doç.Dr. Emel Kayın, DEÜ Mimarlık Bölümü.

Kaynaklar:

Jacobi, Jolande, C.G.Jung Psikolojisi, çev. Mehmet Arap, İlhan Yayınevi, İstanbul, 2002.

Jung, C.G., Dört Arketip, çev. Zehra Aksu Yılmazer,

Metis Yayınları, İstanbul, 2005.

Jung, C.G., İnsan ve Sembolleri, ed. John Freeman,

çev. Ali Nahit Babaoğlu, Okuyan Us Yayınları, İstanbul, 2007.

Schultz, Duane P.; Schultz, Sydney Ellen, Modern Psikoloji Tarihi, çev. Yasemin Aslay, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2002.

Stevens, Anthony, Jung, çev. Ayda Çayır, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1999.